kara adını yazdı. parmaksız, beyaz eldivenleri vardı. parmaklarının ucunda hissettiği ıslak soğuk ürpertti onu. karın altından karşısına çıkan toprak değil.
parmaklarını ağzına götürüyor. sanki tadından ne olduğunu anlayabilecekmiş gibi. soğuk sıcak dilinin üzerinde buharlaşıyor. soğuk sıcak gibi yakıyor.
karın altından toprak çıkacaktı. onun yerine şah damarında bir gerginlik hissetti. dağılacakmış gibi geldi. unufak olup kar gibi yağacak. patlayacak. içinden bedenine yayılan sıcaklık dışarıdaki soğuğu unutturdu ona.
karın altından cam parlıyordu. ötesinde kendi yüzünü gördü. tanıyamadı kendini. burnu kızarmıştı, sandığından daha genç duruyordu, bir tutam saç beresinden çıkmış, yüzünün önüne düşüyordu, endişeliydi, gözleri kapkaraydı, sanki bir yükü ardında bırakmıştı. anladı, ifade edemedi ne hissettiğini.
her şey çok, çok kolaydı. bu da, dedi, benim bu bedendeki deneyimim.
20 Eylül 2014 Cumartesi
10 Temmuz 2014 Perşembe
ardından yazmak
ölen birinin ardından yazı yazmada beni utandıran bir taraf var. mesela bir gazetecinin ali ismail korkmaz'ın ölümü üzerine sinirle ve belki bu ölümle öfkelenen, üzülen herkesin altına imzasını atacağı bir haklılıkla yazdığı bir yazıyı okurken utanma hissi geliyor bana. ölümün, bir bireyin hayatını kaybedişinin bu derece kamusal bir biçimde üzerine laf edilebilir hale gelmesinden doğan bir his bu sanki. elbette yazı yazılacak, elbette bir şeyler söylenecek, hele bu ölüm devlet eliyle olduysa, elbette... bir şeyler denecek. adalet arayışı için gerekli bir kere bu. herkes de her şey hakkında konuşabilir, yazabilir.
ama çelişkim de burada başlıyor. ölümde bir mahremiyet var sanki. yine yakınları yaşasınlar o mahrem olandan doğan hüznü, denebilir, engel değil, denebilir, tamamdır. ama çok kalabalıklaşmışız sanki. ne zaman ki bir birey ikonlaşıyor, bir şeylerin sembolü haline geliyor, hele ki ölümüyle geliyor, işte onu yaşamdan koparan o acımasız, geveze insanlığımız o zaman başlıyor.
ama çelişkim de burada başlıyor. ölümde bir mahremiyet var sanki. yine yakınları yaşasınlar o mahrem olandan doğan hüznü, denebilir, engel değil, denebilir, tamamdır. ama çok kalabalıklaşmışız sanki. ne zaman ki bir birey ikonlaşıyor, bir şeylerin sembolü haline geliyor, hele ki ölümüyle geliyor, işte onu yaşamdan koparan o acımasız, geveze insanlığımız o zaman başlıyor.
8 Mayıs 2014 Perşembe
bach'a başvurunuz
yazamadığınız yazılar için bach'a başvurunuz. çünkü bach beyin kıvrımları arasındaki kireçlenmeyi gideriyor, nöronları halaya durduruyor ve dağınık aklımızı tek sıraya dizip uygun adım yürütüyor. brandenburg konçertosu'yla serotonin arasında doğrudan bir ilişki olduğuna eminim. pazartesi günü, yoğun işlerin altından kalkamaz ve aynı kelimelerden eciş büçüş paragraflar yaratırken bach bir sarsıp kendime getirdi beni. müziği dinlerken yeşil üçgenler gördüm, hafif psikoza yaklaşıp büyük maceralar sonrası oyun bahçeme geri döndüm. şimdi de mektup yazmama yardımcı olacağını umuyorum.
yamulmuyorsam bu müzikte hayat sevinci var. doğanın çoklu sureti, hafiften çimen kokusu var. barok ve havadar. rengi yeşil ve rakımı 1000 metre. bazen işte böylesi müziklerin içinde yüzmek, taklalar atmak, ağzımdan bach baloncukları çıkarmak istiyorum.
yamulmuyorsam bu müzikte hayat sevinci var. doğanın çoklu sureti, hafiften çimen kokusu var. barok ve havadar. rengi yeşil ve rakımı 1000 metre. bazen işte böylesi müziklerin içinde yüzmek, taklalar atmak, ağzımdan bach baloncukları çıkarmak istiyorum.
29 Mart 2014 Cumartesi
özel olmamak
her birey kendi içerisinde özel ve değil, bla bla bla, çok klişe ama değil, vs vs. net ifade edelim. kendimi özel hissetmediğim, hiç de özel olmadığımı keşfettiğim (ama buna eşlik eden bir öz yerginin olmadığı) durumlar, bana çok iyi geliyor. çünkü az çok, herkes gibi olduğunu tahmin ettiğim şekilde (what a dilemma) özel olduğum hissi, bazı eylemlerime ve düşüncelerime ve hatta (ve bihakkı zatise (feat. fetullah)) hayata bakışıma nüfuz etmiş gibi geliyor. kendimi özelleştirerek ayırmama yarayan bazı özelliklerin gerçekten olup olmadığından emin olmadığım anlarda, o özellikleri daha iyi taşıyan insanlarla karşılaştığımda ve bu anlara geri dönüp baktığımda tuhaf bir özgürlük hissi gelebiliyor.
kimle neden arkadaşım, kimle neden değilim, neden başarılıyım, neden başarısızım, kimle neden birlikteyim, kimle neden değilim, biraz suyu gereksiz yere bulanıklaştırmak gibi görünse de, ben neden böyleyim, gerçekten bilmiyorum. bazı şeyler denk gelmiş gibi geliyor. başka bir evrende, bambaşka ilişkiler mümkünmüş gibi geliyor ve bu haliyle memnun olduğum şeyleri de bana değmiş şeyler, bir zincirleme kazanın sonucu olarak oluşmuş şeyler olarak değerlendirmek iyi geliyor. sorumluluğumu anlara indirgemek de.
bir zen öğretisi olarak yargılardan kurtulmak lazım. yargılardan kurtulmamız aptal olacağımız anlamına gelmiyor. ama o yüklenen yoğun yoğun anlamlar, kendimizi tökezletmeye, hayatı bir yarış olarak görmeye sebep oluyor. çok ilginç, ne kadar aptal bir cümle: "beni diğer insanlardan daha değerli ya da daha az değerli kılan bir şey yok." ama bu cümlenin idrakı o kadar zor ki. new age dünyamızdan sıyrılıp pratikte bunu yaşamaya çalıştığımızda, karşımıza ağır yargı duvarları çıkıyor.
yargı bizi kötüye, tehlikeli olana karşı koruyan şey. genelleme ve önyargılar olmaksızın hayatta kalamıyoruz. lakin ipin ucunu iyice gevşetmek lazım, mümkün olduğu kadar gevşetmek. kendilik hoş şey, otoerotik dünyalar, has kendilik diye bir şey olmasa da, hafif sağa sola savrulan bir jöle kıvamı var kendilikte, biriken anların getirdiği bir alışkanlık var, dönülen bir ev kendilik, ve ne kadar geniş olursa o kadar iyi.
bütün bu cümleleri alıp tarumar etmek mümkün. işte bu noktada da inanç giriyor devreye. ben gerçekten bu söylediklerime inanıyorum. yargılamamanın, kendini karşılaştırmamanın, dönüp dönüp hayıflanmamanın ve kendini kandırmamanın çok önemli olduğunu, bunlardan kaçınmanın insanın kendine yapabileceği en nefes aldırıcı şeylerden biri olduğununa inanıyorum. inançlar sorgulanamaz değil ama, ısrarla bu noktaya dönecekmişim gibi geliyor. ve böylece de bunların ismini de inanç koydum. düşünce duvarlarıma, düşünce yastıklarıma inanç diyorum.
şule gürbüz'ün bir öyküsünün başını okudum bir arkadaşın evinde bulduğum kitapta. kendilik gerçekten görülmek ister mi? yoksa kendilik bizi aklımıza gelince kıkır kıkır güldüren bir sır mı?
bu ikincisine inanınca dünyaya dair bir boşluk ve anlamsızlık duygusu da gelebiliyor insana. kendilik yalnızca kendime özel günlerde sakladığım bir hediyeyse, hayatın oyunluğunu bu kadar doğrudan kabul ediyorsam, aradaki çukurlara düştüğüm anların olmaması imkansız. ve ikincisine inanan insanlarda, onlara biraz olsun dokunulduğunu gördüklerinde gözlerinde beliren parlama var bir de. bu da yalnızca bir inanç. dokunulduğunu hisseden insanın gözündeki parlamaya duyulan inanç.
bu sorulara kesin bir yanıtım yok. ikinciye meylediyor, ama ikinciye inanan her kişinin birkaç tane de olsa bir mihenk taşı, bir birinci sorusu, kendiliğinin referansı vardır diye düşünüyorum. dediğim gibi, orta yolcuyum bu konuda. yalnızca yakınsamak ve ipleri biraz olsun gevşetmek var, gerisi mühim değil o kadar.
kimle neden arkadaşım, kimle neden değilim, neden başarılıyım, neden başarısızım, kimle neden birlikteyim, kimle neden değilim, biraz suyu gereksiz yere bulanıklaştırmak gibi görünse de, ben neden böyleyim, gerçekten bilmiyorum. bazı şeyler denk gelmiş gibi geliyor. başka bir evrende, bambaşka ilişkiler mümkünmüş gibi geliyor ve bu haliyle memnun olduğum şeyleri de bana değmiş şeyler, bir zincirleme kazanın sonucu olarak oluşmuş şeyler olarak değerlendirmek iyi geliyor. sorumluluğumu anlara indirgemek de.
bir zen öğretisi olarak yargılardan kurtulmak lazım. yargılardan kurtulmamız aptal olacağımız anlamına gelmiyor. ama o yüklenen yoğun yoğun anlamlar, kendimizi tökezletmeye, hayatı bir yarış olarak görmeye sebep oluyor. çok ilginç, ne kadar aptal bir cümle: "beni diğer insanlardan daha değerli ya da daha az değerli kılan bir şey yok." ama bu cümlenin idrakı o kadar zor ki. new age dünyamızdan sıyrılıp pratikte bunu yaşamaya çalıştığımızda, karşımıza ağır yargı duvarları çıkıyor.
yargı bizi kötüye, tehlikeli olana karşı koruyan şey. genelleme ve önyargılar olmaksızın hayatta kalamıyoruz. lakin ipin ucunu iyice gevşetmek lazım, mümkün olduğu kadar gevşetmek. kendilik hoş şey, otoerotik dünyalar, has kendilik diye bir şey olmasa da, hafif sağa sola savrulan bir jöle kıvamı var kendilikte, biriken anların getirdiği bir alışkanlık var, dönülen bir ev kendilik, ve ne kadar geniş olursa o kadar iyi.
bütün bu cümleleri alıp tarumar etmek mümkün. işte bu noktada da inanç giriyor devreye. ben gerçekten bu söylediklerime inanıyorum. yargılamamanın, kendini karşılaştırmamanın, dönüp dönüp hayıflanmamanın ve kendini kandırmamanın çok önemli olduğunu, bunlardan kaçınmanın insanın kendine yapabileceği en nefes aldırıcı şeylerden biri olduğununa inanıyorum. inançlar sorgulanamaz değil ama, ısrarla bu noktaya dönecekmişim gibi geliyor. ve böylece de bunların ismini de inanç koydum. düşünce duvarlarıma, düşünce yastıklarıma inanç diyorum.
şule gürbüz'ün bir öyküsünün başını okudum bir arkadaşın evinde bulduğum kitapta. kendilik gerçekten görülmek ister mi? yoksa kendilik bizi aklımıza gelince kıkır kıkır güldüren bir sır mı?
bu ikincisine inanınca dünyaya dair bir boşluk ve anlamsızlık duygusu da gelebiliyor insana. kendilik yalnızca kendime özel günlerde sakladığım bir hediyeyse, hayatın oyunluğunu bu kadar doğrudan kabul ediyorsam, aradaki çukurlara düştüğüm anların olmaması imkansız. ve ikincisine inanan insanlarda, onlara biraz olsun dokunulduğunu gördüklerinde gözlerinde beliren parlama var bir de. bu da yalnızca bir inanç. dokunulduğunu hisseden insanın gözündeki parlamaya duyulan inanç.
bu sorulara kesin bir yanıtım yok. ikinciye meylediyor, ama ikinciye inanan her kişinin birkaç tane de olsa bir mihenk taşı, bir birinci sorusu, kendiliğinin referansı vardır diye düşünüyorum. dediğim gibi, orta yolcuyum bu konuda. yalnızca yakınsamak ve ipleri biraz olsun gevşetmek var, gerisi mühim değil o kadar.
15 Ocak 2014 Çarşamba
troller ve gökçekler
bu yazıda üç farklı "şeyi" birbiriyle ilişkilendirmeye çalışacağım. bunlardan biri insanın anlamlandırma ihtiyacı, diğeri internet trolleri ve sonuncusu melih gökçek.
internet trollerinin reason d'etre'i de onlara maruz kalanlarda böylesi bir error yaratmaktır. şeytanın avukatlığından farklı olarak, yaptıkları müdahalelerle tartışmayı ya da mevzuyu daha ileri ve sofistike bir noktaya götürmezler. trolleyip inlerine çekilirler. bazen değer yargılarının, büyük inançların ve hatta ikiyüzlülüğün aynası gibi görev görseler de, oldukları ideolojik ya da her-neyse-pozisyonda uzun süre kal(a)madıklarından yok hükmündedirler. karşıtlıktan beslenir, ama o karşı pozisyon, bir pozisyon olarak katılaşmaya görsün, oradan da koşar adımlarla uzaklaşırlar. fakat bu yapıcı bir karşıtlık değildir. burada bozmadan, dağıtmadan ve yıkmadan gelen bir zevk söz konusudur. aksiyonları bazen iktidarı erozyona uğratır, ama linç kampanyalarına varan ciddi sonuçları da olabilir. sosyal olanın iki yüzlülüğünü göstereceğim derken, bir yandan da antisosyal diye nitelendirebileceğimiz bir sanal kişilik çıkar ortaya. neyse.
peki troll yalnızca internette midir? neredeyse, ama siyaset sahnesinde de bir troll seçseydik, bu kişi tartışmasız melih gökçek olurdu. her siyaset figürünün neden o alanda faaliyet gösterdiğine dair verebileceğimiz cevaplar vardır. bu siyasetçiye göre "hizmet" aşkıdır, bizlere göre ise iktidar aşkı. bir siyasetçi verdiği kararlarla ve izlediği politikayla bize error verdirirse, bunu anlamlandırmaya çalışırız. parti politikasından tutun da kişisel hırslara, birçok konuda spekülasyon yaparak bir sonuca varırız. melih gökçek ise spekülasyonların bittiği, anlamın bir türlü yakalanamadığı o varoluşsal belirsizlik noktasına işaret eder.
bıraksaydık, gökçek bizim berber olabilirdi. sevimliliği, kötülüğü ve bencilliğinin acemiliği ve anlamsızlığında (rastgeleliğinde) yatan, leyla ile mecnun'un en popüler karakterlerinden erdal bakkal'ın yandan yemişi olabilirdi. twitter'da birinin çok yerinde bir tespitiyle harika bir coen kardeşler filmi karakteri olurdu. amerika'da yaşasaydık, mahalledeki köhne bowling salonunda gün boyu oturan eşofmanlı adam da olabilirdi. ama bunların hiçbirisi olmayı istemedi ve belediye başkanı oldu.
bıraksaydık, gökçek bizim berber olabilirdi. sevimliliği, kötülüğü ve bencilliğinin acemiliği ve anlamsızlığında (rastgeleliğinde) yatan, leyla ile mecnun'un en popüler karakterlerinden erdal bakkal'ın yandan yemişi olabilirdi. twitter'da birinin çok yerinde bir tespitiyle harika bir coen kardeşler filmi karakteri olurdu. amerika'da yaşasaydık, mahalledeki köhne bowling salonunda gün boyu oturan eşofmanlı adam da olabilirdi. ama bunların hiçbirisi olmayı istemedi ve belediye başkanı oldu.
melih gökçek'in absürdite sınırlarını zorlayan çeşitli eylemlerini, türkiye'nin başkentinin belediye başkanı olmasına karşın twitter'da tweet limitini dolduracak kadar yazabilmesini, laptopındaki webcam'in üzerine kağıt parçası yapıştırmasını, atıştığı insanlara açtığı seri davaları ve bunların yanında ankara'nın her yerine devasa seymen kediler yerleştirmesini, yalnızca yaptım diyebilmek için dört bir yana köprü ve hatta havuz yerleştirmesini bir neden-sonuç ilişkisi içerisine oturtmak ne yazık ki mümkün değil. sanki bütün ankaralılara ve türkiyelilere error verdirmek için var. bu halini yalnızca iktidar hırsıyla, kişisel hırslarla falan açıklamak fazlasıyla yetersiz kalıyor. karşımızda kitch ve paranoyanın bir araya geldiği benzersiz bir aksiyon filmi var.
ve bütün bunlar, gökçek'in varoluşu, aslında bir belediye başkanının parodisi olarak okunabilecekken, yanında çok vahim faaliyetleri olduğunu da görüyoruz. mesela ethem sarısülük'ün öldürülmesini kutlarcasına, vurulduğu yere kahraman polis temalı bir pankart astırması, alenen kadın düşmanı denilebilecek açıklamalar yapması, ankara'nın nadir ağaçlık yerlerinden odtü ormanı'nın ortasından yol geçirmeye çalışması ve bunları yaparken de gülümsemesi, hep gülümsemesi gibi.
bu sebepledir ki melih gökçek, "no country for old men"de elinde fışkıyeyle gezebilirdi. adaletin yokluğu ile kötülüğün sıradanlığı ve rastgeleliği üzerine çekilecek herhangi bir yapıma da çok iyi giderdi.
3 Ocak 2014 Cuma
emp. man's blues
emp. man's blues öyle bir yükselişle gelip çatıyor ki, karşı koymak imkansız. pek de dokunasın yokken vücuduna yavaşça yayılan sıcaklık gibi. ilk önce boğazından başlayıp sonrasında yukarı ve aşağı, sinüslerinden geçip gözlerine, yutak borundan geçip midene yayılıyor. azıcık kötü anıları canlandırıyor. kontrolü tamamen bıraktığın, küçük bir kırmızılığın peşinden kendiliği aradığın zamanı. eğer düşünce, düşünseme yargıdan ayrı düşünülemiyorsa, eğer hölderlin'in dediği gibi bilinç bir karşıtlık olmadan kendinin farkına varamayacaksa hiçbir zaman, varlık düşünceden önceyse ve kaynaksız ise, işte o zaman o kırmızılığın peşinden giderek o önceliği arıyorsun. o önceliği şiirde, müzikte arıyorsun, belki benim gibi emp. man's blues ile rayları geçip biraz etrafına bakınıyorsun. o raylarda hayattaki travmalarının provalarını yapıyorsun, onları bir oyuna çevirip hakim olmaya çalışıyorsun, toprağın her köşesine yavaş yavaş sızarak güvenliği geri dönülmez bir biçimde tesis ediyorsun.
ortalıkta bir canlı yoktu
dışarıda kimse yoktu
gözümü kaldırıp baktığımda
dışarıda kimse yoktu
gözümü kaldırıp baktığımda
bir işaret görebilmek için
ne yapılmış olduğunu anladım
uyumalı mıydım?
uyumalı mıydım?
ama daha önce olmadığım bir yere
gitmiş değildim
uyandığımda ise
bu gözlerle uyandım
ve hiçbir şey görmediler
gökyüzüne baktığımda
yeryüzüne indiğimde
alkış duyuyorum
alkışları duymaya bayılıyorum
kente giden trene bindiğimde ise
her şeyi biliyorum
ve bildiğim her şeyi
alabilirim
evine geri dön
seni bir daha görmeyeceğim
seni gördüğüm günler sona erdi
ben yeni tanrılarım
beni bu civarda görmüş olmalısın
fakat artık buradayım
zamanım geldi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
