15 Ocak 2014 Çarşamba

troller ve gökçekler

bu yazıda üç farklı "şeyi" birbiriyle ilişkilendirmeye çalışacağım. bunlardan biri insanın anlamlandırma ihtiyacı, diğeri internet trolleri ve sonuncusu melih gökçek. 

insanın anlamlandırma çabası, o şeyi kontrol etme, muhakemesinde bir yere oturtma ihtiyacıyla sıkı sıkıya ilişkili. bir şeyi anlamak için, ona isim vermek, onu parçalara ayırıp kategorize etmek ve bir neden-sonuç ilişkisine oturtma ihtiyacı hissederiz. bu çabamıza sürekli direnen, parmaklarımızın arasından kaçan, pörtleyen şeyler bizlerde error yaratır.

internet trollerinin reason d'etre'i de onlara maruz kalanlarda böylesi bir error yaratmaktır. şeytanın avukatlığından farklı olarak, yaptıkları müdahalelerle tartışmayı ya da mevzuyu daha ileri ve sofistike bir noktaya götürmezler. trolleyip inlerine çekilirler. bazen değer yargılarının, büyük inançların ve hatta ikiyüzlülüğün aynası gibi görev görseler de, oldukları ideolojik ya da her-neyse-pozisyonda uzun süre kal(a)madıklarından yok hükmündedirler. karşıtlıktan beslenir, ama o karşı pozisyon, bir pozisyon olarak katılaşmaya görsün, oradan da koşar adımlarla uzaklaşırlar. fakat bu yapıcı bir karşıtlık değildir. burada bozmadan, dağıtmadan ve yıkmadan gelen bir zevk söz konusudur. aksiyonları bazen iktidarı erozyona uğratır, ama linç kampanyalarına varan ciddi sonuçları da olabilir. sosyal olanın iki yüzlülüğünü göstereceğim derken, bir yandan da antisosyal diye nitelendirebileceğimiz bir sanal kişilik çıkar ortaya. neyse.

peki troll yalnızca internette midir? neredeyse, ama siyaset sahnesinde de bir troll seçseydik, bu kişi tartışmasız melih gökçek olurdu. her siyaset figürünün neden o alanda faaliyet gösterdiğine dair verebileceğimiz cevaplar vardır. bu siyasetçiye göre "hizmet" aşkıdır, bizlere göre ise iktidar aşkı. bir siyasetçi verdiği kararlarla ve izlediği politikayla bize error verdirirse, bunu anlamlandırmaya çalışırız. parti politikasından tutun da kişisel hırslara, birçok konuda spekülasyon yaparak bir sonuca varırız. melih gökçek ise spekülasyonların bittiği, anlamın bir türlü yakalanamadığı o varoluşsal belirsizlik noktasına işaret eder.

bıraksaydık, gökçek bizim berber olabilirdi. sevimliliği, kötülüğü ve bencilliğinin acemiliği ve anlamsızlığında (rastgeleliğinde) yatan, leyla ile mecnun'un en popüler karakterlerinden erdal bakkal'ın yandan yemişi olabilirdi. twitter'da birinin çok yerinde bir tespitiyle harika bir coen kardeşler filmi karakteri olurdu. amerika'da yaşasaydık, mahalledeki köhne bowling salonunda gün boyu oturan eşofmanlı adam da olabilirdi. ama bunların hiçbirisi olmayı istemedi ve belediye başkanı oldu.

melih gökçek'in absürdite sınırlarını zorlayan çeşitli eylemlerini, türkiye'nin başkentinin belediye başkanı olmasına karşın twitter'da tweet limitini dolduracak kadar yazabilmesini, laptopındaki webcam'in üzerine kağıt parçası yapıştırmasını, atıştığı insanlara açtığı seri davaları ve bunların yanında ankara'nın her yerine devasa seymen kediler yerleştirmesini, yalnızca yaptım diyebilmek için dört bir yana köprü ve hatta havuz yerleştirmesini bir neden-sonuç ilişkisi içerisine oturtmak ne yazık ki mümkün değil. sanki bütün ankaralılara ve türkiyelilere error verdirmek için var. bu halini yalnızca iktidar hırsıyla, kişisel hırslarla falan açıklamak fazlasıyla yetersiz kalıyor. karşımızda kitch ve paranoyanın bir araya geldiği benzersiz bir aksiyon filmi var.

ve bütün bunlar, gökçek'in varoluşu, aslında bir belediye başkanının parodisi olarak okunabilecekken, yanında çok vahim faaliyetleri olduğunu da görüyoruz. mesela ethem sarısülük'ün öldürülmesini kutlarcasına, vurulduğu yere kahraman polis temalı bir pankart astırması, alenen kadın düşmanı denilebilecek açıklamalar yapması, ankara'nın nadir ağaçlık yerlerinden odtü ormanı'nın ortasından yol geçirmeye çalışması ve bunları yaparken de gülümsemesi, hep gülümsemesi gibi. 

bu sebepledir ki melih gökçek, "no country for old men"de elinde fışkıyeyle gezebilirdi. adaletin yokluğu ile kötülüğün sıradanlığı ve rastgeleliği üzerine çekilecek herhangi bir yapıma da çok iyi giderdi. 

3 Ocak 2014 Cuma

emp. man's blues

emp. man's blues öyle bir yükselişle gelip çatıyor ki, karşı koymak imkansız. pek de dokunasın yokken vücuduna yavaşça yayılan sıcaklık gibi. ilk önce boğazından başlayıp sonrasında yukarı ve aşağı, sinüslerinden geçip gözlerine, yutak borundan geçip midene yayılıyor. azıcık kötü anıları canlandırıyor. kontrolü tamamen bıraktığın, küçük bir kırmızılığın peşinden kendiliği aradığın zamanı. eğer düşünce, düşünseme yargıdan ayrı düşünülemiyorsa, eğer hölderlin'in dediği gibi bilinç bir karşıtlık olmadan kendinin farkına varamayacaksa hiçbir zaman, varlık düşünceden önceyse ve kaynaksız ise, işte o zaman o kırmızılığın peşinden giderek o önceliği arıyorsun. o önceliği şiirde, müzikte arıyorsun, belki benim gibi emp. man's blues ile rayları geçip biraz etrafına bakınıyorsun. o raylarda hayattaki travmalarının provalarını yapıyorsun, onları bir oyuna çevirip hakim olmaya çalışıyorsun, toprağın her köşesine yavaş yavaş sızarak güvenliği geri dönülmez bir biçimde tesis ediyorsun. 

rayları geçtiğimde
ortalıkta bir canlı yoktu
dışarıda kimse yoktu

gözümü kaldırıp baktığımda
bir işaret görebilmek için
ne yapılmış olduğunu anladım

uyumalı mıydım?
ama daha önce olmadığım bir yere
gitmiş değildim

uyandığımda ise
bu gözlerle uyandım
ve hiçbir şey görmediler
gökyüzüne baktığımda

yeryüzüne indiğimde
alkış duyuyorum
alkışları duymaya bayılıyorum

kente giden trene bindiğimde ise
her şeyi biliyorum
ve bildiğim her şeyi
alabilirim

evine geri dön
seni bir daha görmeyeceğim
seni gördüğüm günler sona erdi

ben yeni tanrılarım
beni bu civarda görmüş olmalısın
fakat artık buradayım
zamanım geldi