19 Kasım 2013 Salı

amigdala blues

kokular ve tatların amigdala bölgesini uyardığını ve taaa eskilerden, hep eskilerden birilerini, bazı olayları bize hatırlattığını biliyoruz. işin ilginci, bu olayları hatırlarken ışık hızıyla aşık atacak şekilde bir "his" karşılıyor insanı. yani o insanın, o olayın, o nesnenin uyandırdığı his. bu garip his nereden geldi, ne ki bu, derken keşif süreci başlıyor. şu insanlayken, aa şu olayda şöyle hissetmiştim diyor insan ve en sonunda hissinin nesnesine ulaşıyor. bu sürecin bu sırayla işliyor olması şaşırtıyor beni. sanki bir anda ortalık dağılıyor da toparlamaya çalışıyor kişi. o his öyle kontrolsüz geliyor ki, en derinden sanki, gündelik hayatın akışına ters, gün içerisinde gerçekleştirdiğin eylemlerin ortasında bir kara delik. niye ben buradayım, niye bunu yapıyorum, sorularıyla da yakın arkadaş.

müzik de benzer işleve sahip ama daha yavaş, daha konvansiyonel yollar ve sekansla hatırlatıyor insana. bir müziği duyduğunda hisle düşünce birbiriyle yarışa giriyor, bazen biri kazanıyor, bazen öbürü.

oyuncuk

mesela ben yalnızca gülümsediğimde, dikkatini çekerim, dişlerimi göstermeden, burnumdan hafifçe nefes vererek, sanki en sonunda rahatlamışım ve huzura kavuşmuşum da biraz yorgunmuşum gibi gülümsediğimde, aslında sana bakarken rahatladığımı, ilk defa birine bakarken bir ayna değil de önümde uzanan bir yol görüyormuşçasına rahatladığımı belli eden bir şekilde, sanki senin ötene bakıyormuş gibi büyümüş göz bebekleri eşliğinde gülümsediğimde, istiyorum ki sen de sanki senden önce var olmuşum, senden sonra var olacakmışım, aslında benim senin hayatında bir zamanım yokmuş ve aslında hep oradaymışım gibi geri bak bana.

böyle bir oyunun altından kalkabilir miyiz sence?

what is karanlık?

karanlığın ilginç bir dünyası var. ortasında bir delik oyuk. çevresindeki her şeyi yutuyor. her şey sürekli yokluğa doğru kayıyor, ama öte tarafa geçmek imkansız. zamansız. tekrarlardan oluşuyor. boş bir tünelde sabaha karşı arabayla gidiyorsun.

güneşle aydınlandığında keskin hatların gözünü aldığı bu yerde bu devamlılık, bu döngü nereden geliyor diye soruyorsun kendine. griler ve siyahlar mesela. sarıya, sıcak olana yer yok. loop. metalin üzerinde zeytinyağı. zeytinyağının üzerinde parmaklarını gezdiriyorsun. göğsünde nahoş bir his.
sonra yıldızsız bir gecedesin. etraf ışıksız. neye bastığının farkında değilsin. ıslak bir yüzeyde çıplak ayak yürüyorsun. mesela bu da karanlık. organikle organik olmayanın tuhaf karşılaşması. soğukluk.
soğuklukla çevrelenmek, ona kendini bırakmak, sana yaşadığını mı hissettiriyor acaba? mutlak yaşamsızlık. yargısız, yalnızca imgelerden oluşan bir dünya.
karanlığın sağladığı şey: akışkanlık. ışıkla hakimiyet kazanan her şeyin yok olması, gölgelenmesi, etrafına karışması. mutlak yalnızlık.

ve doğa diye kenara ayırdığınla insan yapımı olanın aynı sönüklük ve yaşam yokluğunda birleşmesi. gri dalgalar, kurumuş ağaçlar, terkedilmiş araçlar. bu da karanlık. bir otoban. bu da karanlık.

insanın kendi imgesine duyduğu aşkın gücünün tükendiği yer. hiçbir yerde yansımasını göremediği, dünyada açılmış bir uzay. korku: ölünün aslında ölmemiş olabileceği ihtimali. inlemeler, çatırtılar, tıkırtılar. karanlıkta çıkan her ses gaipten gelir.

kalbi olan dinlemesin:

Cloudchamber by Deathprod on Grooveshark

gezide

yaşadığın ve benimsediğin alanların (alan burada özgürlüğe de denk geliyor) kaynakları (insan, para, enerji vs.) ele geçirmek ve kontrol etmek amacıyla sürdürülen vahşice saldırıya karşı direnen, nefes alıp veren bir takım insanlar sayesinde var olduğunu bilmek, ve hatta klişe bir saptama sonucu bunu bilmek değil, bazen gerçekten de bunu deneyimlemek, bunun gerçekliğini görmek, bir parazitten doğabilecek büyük arızaların ayırdına varmak ve bu paraziti yaratanlara minnet duymak... bu bir anlık bir şey, ama şaşırtıyor insanı. her seferinde.

"insan yanıp yanıp sönmeli. öznel, nesnel. uyum, direniş. açık, kapalı. özgür insanın arızalı lambadan farkı yoktur." (juli zeh, temize havale)

ne demişler, hak verilmez, alınır.

16 Kasım 2013 Cumartesi

man up

ekteki videoyu izliyordum. amerika'da kadın çalışan sayısının artması ve yine artan oranlarda yönetim pozisyonlarına gelmelerinden mütevellit iktidara sahip kadınlar tarafından işyerinde uygulanan taciz ve baskılara dair örnekler de gündelik tartışmalara girer hale gelmiş. bu örnekte de bir erkek (ya da sanırım birkaç erkek çalışan) kadın patronlarının kendilerine cinsel tacizde bulunmalarıyla ilgili bir şikayette bulunuyorlar. programımızın sunucusu cenk ise, kadınların cinsel tacizinin de karşılaşılabilecek bir şey olduğu argümanını savunan ortağına şu cevabı veriyor: "let's keep it real."

yani bu tarz farazi tartışmaları bırakalım, gerçek hayata dönelim ve oradan konuşalım diyor arkadaş. bir erkeğin işyerinde kendi üstü olsun fark etmez, bir kadından gelecek cinsel içerikli bir komplimana karşı koyamayacağını ve bundan ancak mutlu olması gerektiğini savunuyor. ortağının, bunun bir iktidar ilişkisi olduğunu hatırlatması üzerine de, o durumlar farklı, ama eğer bu terfi ile ilgili bir durum değilse, bana ne kadar sıkı kalçaların var, derse mesela, ben ancak mutlu olurum. olmayana da diyeceğim tek şey var: "man up!" diye ekliyor. yani türkçesi "erkek ol lan biraz."

bu erkek çalışanların hepsinin heteroseksüel olduğunu var saymasını bir kenara koydum, bu nedir arkadaş? gerçek kahvehane muhabbetinde saklı. (tayyip de tüm kalbiyle buna inanıyor) çevremdeki erkekler, daha uzak çevremdeki erkekler vs. çoğuna baktığımda erkeğin bir erkek sayılması için yerine getirmesi beklenen görevler ve davranış biçimleriyle ilgili olarak, erkeklik rolü ile ilgili olarak o kadar da rahat olmadıklarını, onların da -askerde, işyerinde, günlük hayatta- sürekli bir performans ve adam sayılma/olma kaygısı taşıdığını görüyorum. bu alfa erkeklik denilen "merkezin" ya da idealin neredeyse boş bir kümeye denk geldiğini görüyorum hep. bu merkez etrafında dağılmış erkekler (bu merkezi sorunsallaştırıyor olabilir, olmayabilir) sürekli o merkezin muhakemesini yapma, kendilerini ona göre pozisyonlandırma durumunda kalıyor. bir erkeğin - bu arkadaşımızın hayalgücü buna elvermese de - patronu pozisyonundaki bir kadının cinsel jestlerini taciz olarak yorumlaması çok mümkün evet, ama bunu dile getirmesi, işte belli ki asıl cesaret orada "man up!" diyen adamlara karşı. taciz olarak yorumlanıyor olması elbette ve bittabi bu arkadaşımıza göre, açıkça söylemese de, bir zayıflık.

erkeklerin de işi zor kardeş.


15 Kasım 2013 Cuma

küçük saatler

bazen öyle iyi şarkılar oluyor ki, mesela dudaklardan içeri sızıyor, göğse doğru yavaşça ilerliyor, öyle bir tamlık hissi veriyor ki ötesi olmuyor, o an, şimdi oluyor yalnızca. melodinin arkasında öylesi bir duyarlık yatıyor ki, gerçekten çoğu yetenekten öte. sanki hissedilen neyse onun ritmini tutmayı biliyor. mesela bir kalbin atışıyla eş güdümlü gidiyor. içerisinde yer alan, melodiye dair en ufak dokunuş, sanki orada, olduğu yerde mükemmel geliyor kulağa.

yıl 1977. bir çiftliğin arka bahçesinde, çevreden gelen kuş ve su seslerine dokunmayarak bir kayıt yapıyor john martyn.  (bu şarkının içerisinde duyduklarımdan yalnızca bir kaçı: nick drake, friends of dean martinez ve the tape. )


13 Kasım 2013 Çarşamba

velhasıl hayatı donatmak

velhasıl hayatı donatmak lazım. gezi'den beri hiç televizyon izlemiyorum neredeyse. bir tavırdan öte umuduma zeval gelmesin, normalin içi geçmiş durgunluğu bana bulaşmasın diye. benim öznel ve biricik saydığım şeylerin başkalarının ağzında nelere dönüştürülebildiğini ya da evcilleştirilerek sunulduğunu görmeyeyim diye. şu linke bakıp 1 haziran günü parka ilk girdiğimde yaşadığım şaşkınlığı ömrüm boyunca unutamayacağımı düşünüyorum.

insan yalnızca birey olarak değil, topluca hareket edip güçlenince, böylece uzanamayacağı, dokunamayacağı yerlere dokunabildiğini görünce hayata daha yaklaşmış oluyor sanki. yaşam alanını genişletmiş oluyor. evden, ofisten, yakın arkadaş çevresinden sokaklara taşıyor.

işte bunun sonrasında eve girmek zor geliyor. aslında çevresini donatabildiğini, hiç yapmayacağını düşündüğü şeyleri yapabildiğini gördükten, genişliğini keşfettikten sonra bir daha eve dönmek zor geliyor. hayatında devletin, politikanın, kuralların az yer kapladığını zannedenler bile, bunların, onları çevreleyen baskı mekanizmalarının sorgulanması ve dönüşmesiyle hayatlarının ne kadar değişebildiğini görmüş oldu sanki. işte insan bu yüzden eve girmek istemiyor.

mutluluğa ya da "geniş" hissetmeye giden belli yollar varmış gibi gelebiliyor bazen. eğer bu yollar, bu doğrularla geçmişinde az buçuk sorun yaşadıysa kişi mesela, sonrasında "alternatif"i aramaya yönelebiliyor. bir kadın, otoriteyle problemi olan birisi, devletin halihazırda kafasına çöreklendiği bir kişi, sosyal adaletin yanına uğramadığı biri, herhangi birisi olabilir. bu arayış bazıları için gündemde hep yerini koruyor. kimi ise, çevrenin, yani onu "çevreleyen" şeyin hayatındaki öneminin, yani yalnızca bir adım attığında karşısına çıkanların, seçtiği kapların "gerçekliğinin" altında eziliyor bazen.

işte çevre değiştiğinde, bir adım ötesi dönüştüğünde yaşanan şaşkınlığın tadından yenmiyor.

ve şimdi hiç geri dönesim yok "eve." teslim olmayasım, sürekli uyanık kalasım, uyumayasım var. bu sefer evden başlayarak, kendi istediklerimi, mutlu olacağımı sandığım şeylerin düşüncesini kendimden uzaklaştırıp biraz onlara bakasım var. sanki ancak kendimi uyanık tutarak bunu başarabilirim. geleceğe biraz güven duyarak, yalnızca uyanık kalarak kendi yolumu bulacağımdan emin olarak. hayatımı şarkılarla, kitaplarla, muhabbetlerle donatarak. mutluluk vaat edene ulaştığımda içinde boğulabileceğimi, bazen beraber dertlenmenin tek başına huzurdan daha iyi olabileceğini hatırda tutarak. biraz da sanki zaman sonsuzmuş ve hiç yaşlanmıyormuşuz gibi yaşamaya çalışarak.


önceden düşünülmüşü

mesela "bitik adam"da bir yerde anlatıcı, arkadaşının önceden düşünülmeden söylenen sözlere tahammülü olmadığını söylüyordu.

önceden düşündüğün bir konuyla ilgili bir şeyler söylemek ve sonra konuştuğun kişinin de o mevzu hakkında etraflıca düşündüğünü keşfetmek ve sonra bunları çarpıştırmak, harmanlamak güzel. iki kişinin de mevzu ile ilgili kafa yormuşluğunun keşfedildiği an havada pırıltılar beliriyor sanki. öylesi bir umut.

insan bir diyalogda kendiyle ilgili farkındalığının olmadığı bir noktaya temas edildiğinde ve o konuşmaya devam ettiğinde hissettiği çıplaklık ve kendimi kandırıyorum duygusu ise, işte bunlara da paha biçilemez.

çok acayip bir mahlukatız.

toplu taşıma ekonomisinin 3 değişkeni: el, göz ve popo

yıllarım toplu taşımada geçti. kendimi bildim bileli toplu taşındım. kah otobüs olsun, kah metro veyahut vapur, toplu taşıma hallerini birinci ağızdan deneyimledim (bunu bile yaptım). farklı şehirlerde toplu taşındım. e.g.o'nun mütevazılığını, iett'nin asi ruhunu yerinde yaşadım.

ve en sonunda konuyla ilgili kapsayıcı bir teori geliştirmeyi başardığımı düşünüyorum.

toplu taşıma içerisinde gerçekleşen olayların çoğu 3 unsurun birbirleriyle olan etkileşimi sonucu meydana gelmektedir. toplu taşıma içerisinde işlevsellik gösteren birey her seferinde 3 soruya cevap aramaktadır. bunlar sırasıyla şunlardır:

elimi nereye koymalıyım, popomu nereye koymalıyım ve bakışlarımı nereye doğrultmalıyım. bütün bunların dağılımını inceleyen bilim dalına ise toplu taşıma ekonomisi adını veriyoruz.

toplu taşımaya adımızını ilk attığınız andan itibaren elinizi nereye koyduğunuz sorusu hayati bir önem taşımaktadır. eğer elimizi koyacak yer bulamazsak toplu taşımanın bir ucundan diğerine uçmamız ya da (o da şanslıysak) atarlı bir teyzenin kucağına konmamız işten bile değildir. elimizi yerleştirdikten sonra ise kolumuzun esneme kabiliyetine bağlı olarak minik salınımlar gerçekleştirmek suretiyle yolculuğumuzu görece yerçekimi kanunlarına bağlı kalarak tamamlayabiliriz.

ikinci soru popomu nereye koymalıyım sorusudur ki, bazı popolar diğer popolardan daha şanslı olduğundan ve dahi bazı popolar kendilerini ayrıcalıklı ve öncelikli hissettiklerinden, bu ilişkiler ağının fazlasıyla komplike ve yerel dinamiklere göre değişken olduğunu söylersek abartmış olmalıyız. gerek sıranın en önüne geçenler, gerek inenleri kollayıp poposunu koltuktan kaldırdığı anda kendisininkini yerleştirenler, gerekse (ve daha marjinal bir grup olarak) şuraya da ben sıkışayım diyerek oturan yolcuyu minik popo darbeleriyle bertaraf ve yerinden edenler bu savaşların fazlasıyla acımasız geçmesine sebep olmaktadır.

son olarak bakışların dağılımına baktığımızda ise bu alanda ciddi bir soğuk savaşın sürmekte olduğunu görebiliriz. özellikle "dost başa, düşman ayağa bakar" lafının hayattaki somut yansıması olan metro yolculukları sırasında bakışımızı nereye koyacağımız sorusuyla karşı karşıyayızdır. karşıya baksak bir sıra insan dizilmiş durumdadır ve göz gözeliğin samimiyetini yaşamak isteyeceğimiz bir yer değildir burası. bu noktada normalde bakmayacağımız yerlere bakma eğilimimiz yüksektir. (yer, tavan, metronun dışında akıp giden karanlık, camdan yansıyan görüntüler).

bakışlarımızla tacizde de bulunabiliriz, tacizin hedefi haline de gelebiliriz. bakışlar, özellikle 60 yaş ve üstü kadınların kontrolüne geçtiğinde oturan bir kişiyi yalnızca bakarak yerinden edebilme gücüne sahiptir. bu insanlar genelde oturanın dibinde heyula gibi dikilerek taktiklerini uygularlar. bir tacizcinin bakışlarını yakaladığımızda ise, bazen daha sert ve güçlü bakarak o kişinin gözlerinin içe kaçmasını sağlayabiliriz. buna ekonomide medusa efekti denir. elbette bu girişim risk taşır ve bağlama göre (kalabalık toplu taşıma - kalabalık olmayan toplu taşıma) spekülasyonlara açıktır.

toplu taşımada hangi sınıfa, ne ölçüde dahil olacağımızı belirlemede hayati öneme sahip bu 3 unsuru naçizane açıklamaya çalıştım. umarım konuyu anlamada bir nebze olsun yardımcı olabilmişimdir.

(ankaralı orta sınıf bir ailenin tek çocuğu olarak yıllarca kıç kelimesini çok ayıp zannettim. kıç demedim, dedirtmedim, lakin insan büyüdükçe anlıyor ki "popo" demek daha bir tuhaf, çocuksu bir tınıya sahip, lakin bu yazıda da popo kelimesine yer vermiş bulunuyorum, kıç demek var olan savaşları daha da dramatik gösterecekti. kıç savaşları... sert)

galata'da gördüm bir yılan

öğlen arası çay bahçesinde otururken okuduğum kitapta karakterlerden bazılarının yaşadığı köyde köylülerin her evin altında bir yılanın olduğuna ve yılanların evi kötülüklerden koruduğuna inandıkları yazıyordu. bu bölümle birlikte her ne kadar güzel bir kitap olsa da kitabın genelinde bir "samimiyet" sorunu olduğuna kanaat getirdim. bakınız "sahicilik" değil, samimiyet diyorum. köye kaçan "aydın" figürüydüler biraz, ki bunun klişeliğinden dem vuran (ki klişe bir konu değil diyorum inatla) diğer karakterler bile (kitabın farkındalığının yüksek olduğunu görüyoruz, kitabın farkındalığı diye uyduruk bir terim de ürettim aferin bana) benim onların köydeki yaşamlarının (ki kitabın odağında olan konu bu değil) olabilirliğine inanmamı sağlamadı.

işe dönmek üzere yürürken niye böyle bulduğumu tatmin edici cümlelerle bir türlü açıklayamazkene ve samimiyet arayışının ne kadar da anlamsız bulunabileceğini düşünürkene yerde bir yılan kabartması gördüm. galata'da, belki herkesin yerdeki varlığından haberdar olduğu, belki ve hatta "ünlü galata yılan kabartması" olarak anılan, ama benim o güne kadar hiç fark etmediğim bir şey.

bu durum neyi sembolize ediyor olabilir? (son günlerde bir maddeleme sevdası... )
a) eleştirel yetilerimi sorgulamam gerektiği
b) yılanların hayatımızdaki rolü ve önemi
c) aslında bu hikayenin gayet doğru olduğu ve bir yılanın da galata kulesini koruyor olduğu
d) hiçbiri
e) hepsi

ayrıca bu posta görsel bulmak için yaptığım araştırmalar sonucu yılan kabartmasının definecilikte çok önemli bir yer kapladığını keşfetmiş bulundum. konuyu şu resimle birlikte, heyecandan herhalde noktalama işaretlerine pek itibar etmeyerek şöyle açıklamışlar:



Yılan işaret:Kabartma yılan mezar taşında değilse kesin hazinedir.ancak kabartmalarda kafa ölçümü yapılır.açık yılanın malı özel hesaplama ile bulunur.


bunun dışında kitaba geri dönersek karakterlerdeki o melankoliyi sanırsam fazla estetize buldum. maalesef ki buralarda melankoli ve depresyon iğrenç, kaba, rezil ve pijamalı yaşandığından herhalde ve onları hep bir nuri bilge ceylan estetiğinde yaşamayı isteyip yaşayamadığımdan dolayı samimi bulamadım galiba. hepsi benim çekememezliğim yani, başka bir şey değil, işte yılan bunu anlatıyor olabilir.

12 Kasım 2013 Salı

nostalji satışlarımız başlamıştır

yıllar yılları kovaladı ve biz genç miyiz, değil miyiz, acaba uzayan insan ömrü bu tanımları da göreceli yapmış mıdır, diye düşünürken bulduk kendimizi. bugünleri göreceğimiz hiç aklımıza gelmezdi. şaşkınlık içerisindeydik sayın dinleyenler. arkadaş ortamlarında da gündemler bir, bir değişmeye başladı. bak yazarken bile sıkıldım. lakin çevremiz bizden hızlı büyüdü, biz de dımdızlak kalakaldık. zamanın gerisinde kalacağımız hiç aklımıza gelir miydi? bence gelmezdi.

neyse. yıllar yıllar önce, sen henüz portakal olmamışken, bir arkadaşımla yaptığımız bir kısa diyalog vardı ki, hala unutmam. belki buradan yürüseydik, iki kişi bir woody allen olurduk, ama gerek türkiye'nin şartları gerekse eğitim sisteminin eksiklikleri derken, kısmet değilmiş, olamadı. neyse, insan kendi kendisinin nostaljisini yapıyorsa, düpedüz narsisttir bu arada, aksini iddia edeni döverim.

ahanda kendimin nostaljisi. beşiktaş'taki 'denizin önüne araba çekelim' otoparkında salep içiyoruz. üniversitenin ilk yılındayız, hayat çok ilginç falan:

-şimdi uludağ olacaktı...
-gazoz mu?
-hayır dağ...

güzel şeyler bunlar. böylesi diyalogları korumalı, kollamalı. mümkünse çoğaltmalı. tıpkı sevgi gibi.

es

ve yine bir nesneyi, bir sözü sahiplenmek yoluyla ona dönüşeceğimi, onu içereceğimi düşünüp de heveslendiğim günlerden biri. mesela bir kitapçıdan bir kitabı alıp yepyeni bir hayat şekline, sürekli okuyup yazdığım bir döneme yelken açıyormuşçasına sinsi bir heyecan hissettiğim günlerden bir diğeri. bir şeyi tekrarlayarak, onu taklit ederek onu içerebiliyoruz bazı zamanlar doğru. bunun bir ismi performans ve belki de bir nevi mimesis. alıntılamada da böyle bir şey var. fakat bir alıntıyı tekrar yazıya geçirmek, eski katiplerin dünyasına bir saniyeliğine de olsa yaklaşmamızı sağlar mı emin değilim. ağır ağır yapmak gerek sanki, ağır ağır yazmak ve her satırda, ondan yabancılaşana kadar durmak. işte bunu bir türlü yapamadım. çok çaba gösterdim mi? hayır. ama nedense aklımda bir ideal olarak hep yer aldı, belki zamanla katılaştı, klişeleşti bu düşünce. ama böyle günlerde o katip olasım geliyor, bu hevesli hali de hemen kendime yönelmiş bir acımasızlık takip ediyor. yeterli zamanı ayırıp sabrı göstermediğimden dolayı bırak bu işleri yavrum, yeme bizi/kendini diyorum.

ve hatta bir yılbaşı akşamı tombalanın bile "hızlı ve efektif" oynanmasını talep edebiliyorum çevremdekilerden. harikayım.

işte bu noktada şule gürbüz giriyor devreye. en sonunda kitabını alıp okumaya başladığım için daha ilk sayfadan kendisini alıntılamaya başlıyorum elbette. işte mesela bu alıntıyı da hayatımda bir dönemin bağlamına oturtuyorum kolayca. o dönemin hikayesini bu alıntıyla tekrar yazıyorum:

"O vakitler, kendi hayatım olduğunu düşündüğüm, olmasını istediğim, benim ötemdeki, hayallerimin, çabamın, yeteneklerimin ötesindeki idi. Şimdiki de geçmişini benimseyip benim diyemediğim, şu anını da yine hep tadil ederek kendime inandırmaya çalıştığım, katlanılır göstermeye çalıştığım başka bir şey. Hiç hayatı olmamış gibiyim. Kendi olmayanın hayatı da olmuyor mu yoksa?" (9-10)

oy oy. kendimiz olmak. kendilik fikrini içimizdeki bir özle denk, sanki bir atomun çekirdeği gibi mi algılarız hep? belki bu bahsedilen kendilikte böyle bir şey var. ama sonra "özcü" diye de topa da tutulabiliyor insanlar. işte bu tekrarlama ve zamana yayma meselesi, bir süreç olarak kendilik meselesi daha yakın geliyor bana. yine de havada asılı duran tanımlanamayan obje değil kendilik sanki. gerçekten insan tekrarlayarak yoğrulan bir varlık değil yalnızca, aynı zamanda direnen, direnişini sürekli kılan da bir varlık. burada neye yoğrulacağına dair tercih ve yönelim kavramları nereye oturuyor mesela? kafamda bir es vermediğim şu günlerde bu işi yapan bir yazardan alıntılamak kurtarır belki beni kimbilir?

sıkıntının anatomisi (ve anatomisi diye başlıklanan yazıların sıkıcılığı üzerine)

  • sıkıntı bunaltı ve bunalımdan farklıdır.
  • sıkıntı hem bireyin hem de içinde yaşadığı çağın özelliklerinden etkilenmektedir. sıkıntılı topluluk diye bir şey olabilir mi? mümkün görünmüyor. lakin "konferansı dinleyen davetliler çok sıkıldılar" cümlesinde gördüğümüz üzere mekan ve zaman sıkıntıda belirleyici faktörler olarak ön plana çıkıyorlar.
  • hem sıkılmaktan korkulup aynı anda sıkılınabilinir mi? imkansız görünüyor, ama mümkün. bilimadamları çok sıkılmak ve ÇOK sıkılmak arasında farklar olabileceğini belirtiyorlar. 
  • peki zaman sıkıntıyı şekillendiriyorsa, sıkıntı zamanı şekillendirebilir mi? kesinlikle. herkesçe bilinen bir gerçektir ki sıkılmışken zaman daha yavaş geçer. 
  • sıkıntı türleri nelerdir? uzun yıllar süren gözlemlerim sonucu üç sıkıntı tipi olduğunu söyleyebiliriz. birincisi "yapacak bir şey bulamama" sıkıntısıdır. yani beyin etraftaki uyaranlara pek pas vermemekte ya da uyaran azlığından muzdariptir (kapısız ve penceresiz beyaz badanalı bir odada bulunmak gibi, allah sokmasın). bununla bağlantılı ikinci tür "monoton uyaranların" doğurduğu sıkıntıdır. yıllar içerisinde örgün eğitim sistemi ve kurumlarına maruz kalanlar burada neden bahsedildiğini anlayacaklardır. tekrar eden işler de bu kapsama girmektedir. ve üçüncüsü ise varoluşsal sıkıntı dediğimiz durumdur. bu durum fransızlar tarafından kısaca l'ennui olarak da tarif edilen, kapitalizmin 19. yüzyıl avrupasına gittikçe hakim olmaya başlaması ile de ilintili bir fenomendir (şaka yapmıyoruz). baudelaire zamanında çok sıkılmıştır. burada perec'in uyuyan adamının da onu uyandırmadan yanağına bir öpücük konduralım.
  • sıkıntı ile boğuculuk arasında bir bağlantı var mıdır? vardır tabii, nasıl olmasın? kişinin özellikle uyaranlar ve dolayısıyla dikkat tercihleri arasında "öncelik sıralaması" yapamadığı, tabiri caizse "kitlendiği" durumlarda boğuculuk sıkıntının en yakın dostu olabilmektedir. bu hallerde görülen bir diğer tipik hareket "bir türlü başlayamama"dır. asıl işler üst katlarda beklemekte, siz ise bodrum katında takılmaktasınızdır. ikinci durumda ise özellikle kişinin özgürlüğünün elinden alındığı durumlarda karşımıza çıkan monoton uyaranlar bir boğuculuk hissi de yaratabilmektedir. 
  • aceleci ve sabırsız insanlar daha çabuk sıkılır mı? evet. aceleciliğin ve sabırsızlığın temelinde neyin yattığı konusunu psikanalize bırakmadan en azından sıkılgan insanların sürekli kısa vadeli tatminlerin peşinde olan ahlaksız insanlar olduğunu söyleyebiliriz. (benim gibi)
  • sıkılganlığın sabırsızlıkla olan ilişkisini muğlak bir biçimde kurduğumuza göre, sıkılmış insanın bazı durumlarda "oraya buraya saldıran" insan haline geldiğini de görebiliriz. bunun bir diğer tezahürü de sıkılmış insanın dışarıyı algısında (zaten uyaranlarla problemi vardı hatırlarsınız) değişimler gözlenmesidir. sıkılan insana en sıkıcı insan bile daha eğlenceli görünür. kedi uzanamadığı ciğere mundar diyebilir, ama sıkılan insan demez.
  • sıkıntı yalnızlıkla da ilişkili olsa gerek. ama yalnızlık sıkıntıyı doğurmaz, fakat sıkıntı oraya buraya saldırmanın bir tezahürü olarak yalnızlığın giderilmesi denemeleri sonucu daha ileri bir tarihe ertelenebilir.
  • eklediğim fotoğraf, buldugum sıkıntı temalı olanlar arasında en az sıkıcı olanıydı.
  • "pop quiz": aşağıdaki fotoğrafta betimlenen sıkıntı durumunun hangi tipe uygun olduğunu nedenlerini belirterek söyleyiniz.  (10 puan)

her şeyin başı sevgi

dünya, al sana: 
sonra evimizin duvarları kürk mantolu, hava sıcakken husky cinsi bir köpeğiz, metroda poposunu yavaşça kaydıran bilinçli bir vatandaş ve hepimiz yorgan altında adeta bir neferiz. al sana: 

al sana, al sana, al sana 

konuşamayanların ve akbilini paylaşmayanların ülkesi, al sana 
ankastre fırınlar ve yazılmayan yazılar: al sana  
artan altın fiyatları, düşen euro dolar paritesi, içimi kat kat yapan şarkılar, arabalar, arabalar, koca yaz, koskoca kaz(ık kadar oldun hala..) ve brandasının altında oturulamayan çay bahçeleri, beyoğlu belediyesi, al sana 

hayatını yola koymalar, kendini toparlamalar, kibar kibar sırıtmalar, grup psikolojileri, tatil hayalleri, antropolojiyle edebiyatın kesişimi, odalar odalar, salonlar ve koridorlar, bir de mutluluk, ah var ya o mutluluk, al sana al sana al sana 

azizim, her şeyin başı sevgi

akınca diyalektik

insan dünya ile nasıl ilişkilenir? bu işin bir diyalektiği varsa en sade bir derinlikle gülten akın söylemiş:

"ben ikinci dünya savaşı'nı gördüm
ve 90'lara geldiğimiz zaman bile
ben bu yaşamın daha güzel olabileceğine dair bir takım umutlar besledim.
bakın yaşam nedir ?
yaşam gerçektir, yaşam düştür.
o ikisi bir açıyı taşısalar da yaşam bu ikisi birlikteyken ancak yaşamdır.
o ikisini birbirine yaklaştıracak şey de umuttur.
bu umut kaybolduğu, gerçekle düşün arası çok açıldığı zaman tam bir trajedi oluşuyor.
insan yaşamında, ilişkilerinde, dünya ile insan arasında bir bölünme, parçalanma oluşuyor.
ve şiddet buradan çıkıyor.
düş'ün yaşama dönüşebileceği umudu olmadığı zaman bu şizofrenik bir bölünmeye sebep oluyor.
işte dünyanın ve insanların sorunu bence burada."

realist edebiyat

benim de edebiyatı gündelik hayatla birleştiresim, realist edebiyat yapasım var, çok tatlı çıkmış:


kuaför

bir gün rastladım kendime. size rastladığımı zannettiniz değil mi? hayır, ben rastlasam rastlasam ancak sokakta kendime rastlarım. ve bu akşam tahin ve pekmezin bana verdiği yetkiyle ve siz davetlilerin huzurunda çay içiyorum. (aka halimden konan anlar - kendime çaylar demliyorum) melankolinin göze batmadığı mevsim sonbaharsa, cuma akşamları dışarıda olmamanın göze batmadığı mevsim olan kışa hoşgeldiniz diyorum. yaşasın.

bu anlamsız neşe neden? otobüste akbil bastığım esmer kız, boyalı sarı saçlarının ona verdiği yetkiyle iki liramı iç etmesine rağmen(ve kendisine kamusal alanda vatandaşların olası etkileşimlerinde etik sorunsalı konulu söylevi vermekten vazgeçmeme rağmen), havanın çok soğuk olmasına ve saçlarımı kestirdiğim kuaförün (saç temalı bir gün) talep ettiği paranın içime oturmasına rağmen bu neşe niye? neden, tamamen oturma odasındaki (oturma odası varlığını salon'a borçlu, salon olmasa, sadece oturma odalı bir ev olmuyor sanırım, 2 oda 1 oturma odası gibi bir tabir duydunuz mu? duymadınız. ama işte ben o evde oturuyorum) sarı ışıkla aydınlanmış kanepenin altında saklı. evet neden, kanepenin altında.

bugün ayrıca fulbright komisyonundan arayan kadına iki rüya arasında eğer bir manim yoksa yılbaşı resepsiyonlarına katılmaktan mutluluk duyacağımı bildirdim. neden iki rüya arasında böylesi bir resepsiyon fikri güzel geldi, anlam veremedim. bilinçaltım networking isteğiyle mi yanıp tutuşuyordu? bilinçli olduğum her durumda gitmeyeceğim bir resepsiyona bilinçsizliğimden yararlanarak beni göndermeye mi çalışıyordu? bilemiyorum.

bir de uykulu olan sesimin aslında çok sakin, yabancı insanlarla telefonda pek rahat konuşan, kriz yönetiminde başarılı, esnek çalışma saatlerine uygun ve office programlarını iyi kullanan bir ses intibaı verdiğini düşünmem manyaklık mıdır? bilemiyorum. keşke hep telefona uykulu sesim çıksa diye düşünmüyor değilim.

kuaför saç rengimi çok beğendi. boya olmadığına ayrıca şaşırdı. ve bu bütün kuaför deneyimimi değiştirme kudretine sahip bir beğeni oldu. saçım özenli ve yavaş kesildi, nasıl köpük kullanmam gerektiği üzerine çok önemli bilgiler verildi. oscar wilde'ın (galiba) dış görünüşün önemli olmadığını düşünen insanlar yüzeysel insanlardır sözüne hak vermemek elde değildi. ve işte beni en çok korkutan deneyimler listemin başlarında olan kuaför deneyimi böylelikle sonlandı. kuaförcü adam, bu gerekli bilgileri verip sonra 10 dakika kadar susmasıyla ve tekrar 2 dakika konuşup yine 10 dakika kadar susmasıyla takdirimi kazandı. buradan kuaförde gerekmedikçe konuşulmaması gerektiğini önemle belirtirim.

ayrıca saçım kesilirken yeğenini arayan bir kadın dükkanın kapısını aralayıp "yeğenim neslican'ı arıyorum, saçlarını burada kestirecekti"diyerek bir giriş yaptı. neslican nasıl bir isim olabilir? neden böyle şeyler yapıyorsunuz çocuklarınıza? ayrıca kuaföre gelince yeğenimizi arıyorsak eğer ilk vereceğimiz detay da saçıyla ilgili olmalı elbette, kadın da bunu yaptı: "kendisi küt saçlı bi kız."

tabii bütün gözler bir anda bana döndü. ben neslican olabilir miydim? aranan yeğen bulunmuş muydu? hayır ben değilim dedim, bir ara şüphelendim ama o değilmişim diye esprili bir bağlama cümlesi de eklemeyi ihmal etmedim. allahım daha iyi bir kuaför deneyimi olabilir mi? her şey mükemmeldi.

işte böyle. küçük şeylerden mutlu olmayı bilmek lazım azizim. anamın arkadaşı s. hanımın 3 yıl kadar önce belirttiği üzere "cerencim hayat öyle büyük başarılar falan değil, 50'sine gelince anlıyor insan, birlikteyiz, yemek yiyoruz, böyle küçük keyifler işte." hayat buysa, herkesi tahin &pekmez yemeye davet ediyorum.

yakında bülend arınc adlı bir başkarakterin olduğu yeni romanıma başlamayı düşünüyorum ayrıca. ilk bölümün başlığı hazır: hassas çocuk bülend. bir bildungsroman olacak. bülend'in ince hastalıkla geçen zor çocukluk yılları, üniversite için gittiği büyükşehirde yaşadığı zorluklar ve kadınlarla olan ilişkilerinde hassasiyetinden kaynaklanan hayalkırıklıkları ve mahcubiyeti, sonra bu hassasiyetin verime dönüştüğü, sanatçı kişiliğinin oluştuğu yıllara kadar uzanan bir yaşam öyküsü. eminim çok sükse yapacak.

işte böyle. tahin &pekmez co.




kaybın nesnesi

sanki o boşluk onun için açılmış da içine yerleşmesini bekliyorsun. onun yokluğundan duyduğun dehşetle, var olabilme ihtimalinin verdiği umutlu ya da bıkkın bekleyiş halinin arasında geçen şeyin ismi zaman. ne yazık ki nesneni bulamadın. ya da bulduğunu sandın da o ancak aklına gelmeyen bir kelime gibi, bir kaybın nesnesi. yaşam boyu aklının köşesinde sürekli hissedeceğin bir "dilimin ucunda" hali.

ancak bir gölge, bir silüet.

tekelik müessesesi

tekelik müessesesinin müstesna mı, yoksa alalade bir oluşum mu olduğu yıllardan beri süregelen, henüz cevap bulamamış bir sorudur. hayat bir direniş midir? yoksa göğsümüzde hafif bir çalkantı yaratan dalgalara boyun eğip kendimizi sulara bırakmak mıdır? denizde takla atmak mıdır? yoksa akabinde izleyen mide bulantısı mı? işte bu blogda sevgili okurlar, bu sorulara yanıt arayacağız. hayırlı olsun.