ve yine bir nesneyi, bir sözü sahiplenmek yoluyla ona dönüşeceğimi, onu içereceğimi düşünüp de heveslendiğim günlerden biri. mesela bir kitapçıdan bir kitabı alıp yepyeni bir hayat şekline, sürekli okuyup yazdığım bir döneme yelken açıyormuşçasına sinsi bir heyecan hissettiğim günlerden bir diğeri. bir şeyi tekrarlayarak, onu taklit ederek onu içerebiliyoruz bazı zamanlar doğru. bunun bir ismi performans ve belki de bir nevi mimesis. alıntılamada da böyle bir şey var. fakat bir alıntıyı tekrar yazıya geçirmek, eski katiplerin dünyasına bir saniyeliğine de olsa yaklaşmamızı sağlar mı emin değilim. ağır ağır yapmak gerek sanki, ağır ağır yazmak ve her satırda, ondan yabancılaşana kadar durmak. işte bunu bir türlü yapamadım. çok çaba gösterdim mi? hayır. ama nedense aklımda bir ideal olarak hep yer aldı, belki zamanla katılaştı, klişeleşti bu düşünce. ama böyle günlerde o katip olasım geliyor, bu hevesli hali de hemen kendime yönelmiş bir acımasızlık takip ediyor. yeterli zamanı ayırıp sabrı göstermediğimden dolayı bırak bu işleri yavrum, yeme bizi/kendini diyorum.
ve hatta bir yılbaşı akşamı tombalanın bile "hızlı ve efektif" oynanmasını talep edebiliyorum çevremdekilerden. harikayım.
işte bu noktada şule gürbüz giriyor devreye. en sonunda kitabını alıp okumaya başladığım için daha ilk sayfadan kendisini alıntılamaya başlıyorum elbette. işte mesela bu alıntıyı da hayatımda bir dönemin bağlamına oturtuyorum kolayca. o dönemin hikayesini bu alıntıyla tekrar yazıyorum:
"O vakitler, kendi hayatım olduğunu düşündüğüm, olmasını istediğim, benim ötemdeki, hayallerimin, çabamın, yeteneklerimin ötesindeki idi. Şimdiki de geçmişini benimseyip benim diyemediğim, şu anını da yine hep tadil ederek kendime inandırmaya çalıştığım, katlanılır göstermeye çalıştığım başka bir şey. Hiç hayatı olmamış gibiyim. Kendi olmayanın hayatı da olmuyor mu yoksa?" (9-10)
oy oy. kendimiz olmak. kendilik fikrini içimizdeki bir özle denk, sanki bir atomun çekirdeği gibi mi algılarız hep? belki bu bahsedilen kendilikte böyle bir şey var. ama sonra "özcü" diye de topa da tutulabiliyor insanlar. işte bu tekrarlama ve zamana yayma meselesi, bir süreç olarak kendilik meselesi daha yakın geliyor bana. yine de havada asılı duran tanımlanamayan obje değil kendilik sanki. gerçekten insan tekrarlayarak yoğrulan bir varlık değil yalnızca, aynı zamanda direnen, direnişini sürekli kılan da bir varlık. burada neye yoğrulacağına dair tercih ve yönelim kavramları nereye oturuyor mesela? kafamda bir es vermediğim şu günlerde bu işi yapan bir yazardan alıntılamak kurtarır belki beni kimbilir?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder