yıllarım
toplu taşımada geçti. kendimi bildim bileli toplu taşındım. kah otobüs
olsun, kah metro veyahut vapur, toplu taşıma hallerini birinci ağızdan
deneyimledim (bunu bile yaptım). farklı şehirlerde toplu taşındım.
e.g.o'nun mütevazılığını, iett'nin asi ruhunu yerinde yaşadım.
ve en sonunda konuyla ilgili kapsayıcı bir teori geliştirmeyi başardığımı düşünüyorum.
toplu
taşıma içerisinde gerçekleşen olayların çoğu 3 unsurun birbirleriyle
olan etkileşimi sonucu meydana gelmektedir. toplu taşıma içerisinde
işlevsellik gösteren birey her seferinde 3 soruya cevap aramaktadır.
bunlar sırasıyla şunlardır:
elimi nereye koymalıyım,
popomu nereye koymalıyım ve bakışlarımı nereye doğrultmalıyım. bütün
bunların dağılımını inceleyen bilim dalına ise toplu taşıma ekonomisi
adını veriyoruz.
toplu taşımaya adımızını ilk attığınız
andan itibaren elinizi nereye koyduğunuz sorusu hayati bir önem
taşımaktadır. eğer elimizi koyacak yer bulamazsak toplu taşımanın bir
ucundan diğerine uçmamız ya da (o da şanslıysak) atarlı bir teyzenin
kucağına konmamız işten bile değildir. elimizi yerleştirdikten sonra ise
kolumuzun esneme kabiliyetine bağlı olarak minik salınımlar
gerçekleştirmek suretiyle yolculuğumuzu görece yerçekimi kanunlarına
bağlı kalarak tamamlayabiliriz.
ikinci soru popomu
nereye koymalıyım sorusudur ki, bazı popolar diğer popolardan daha
şanslı olduğundan ve dahi bazı popolar kendilerini ayrıcalıklı ve
öncelikli hissettiklerinden, bu ilişkiler ağının fazlasıyla komplike ve
yerel dinamiklere göre değişken olduğunu söylersek abartmış olmalıyız.
gerek sıranın en önüne geçenler, gerek inenleri kollayıp poposunu
koltuktan kaldırdığı anda kendisininkini yerleştirenler, gerekse (ve
daha marjinal bir grup olarak) şuraya da ben
sıkışayım diyerek oturan yolcuyu minik popo darbeleriyle bertaraf ve yerinden edenler bu
savaşların fazlasıyla acımasız geçmesine sebep olmaktadır.
son
olarak bakışların dağılımına baktığımızda ise bu alanda ciddi bir soğuk
savaşın sürmekte olduğunu görebiliriz. özellikle "dost başa, düşman
ayağa bakar" lafının hayattaki somut yansıması olan metro yolculukları
sırasında bakışımızı nereye koyacağımız sorusuyla karşı karşıyayızdır.
karşıya baksak bir sıra insan dizilmiş durumdadır ve göz gözeliğin
samimiyetini yaşamak isteyeceğimiz bir yer değildir burası. bu noktada
normalde bakmayacağımız yerlere bakma eğilimimiz yüksektir. (yer, tavan,
metronun dışında akıp giden karanlık, camdan yansıyan görüntüler).
bakışlarımızla
tacizde de bulunabiliriz, tacizin hedefi haline de gelebiliriz.
bakışlar, özellikle 60 yaş ve üstü kadınların kontrolüne geçtiğinde
oturan bir kişiyi yalnızca bakarak yerinden edebilme gücüne sahiptir. bu
insanlar genelde oturanın dibinde heyula gibi dikilerek taktiklerini
uygularlar. bir tacizcinin bakışlarını yakaladığımızda ise, bazen daha
sert ve güçlü bakarak o kişinin gözlerinin içe kaçmasını sağlayabiliriz.
buna ekonomide medusa efekti denir. elbette bu girişim risk taşır ve
bağlama göre (kalabalık toplu taşıma - kalabalık olmayan toplu taşıma)
spekülasyonlara açıktır.
toplu taşımada hangi sınıfa,
ne ölçüde dahil olacağımızı belirlemede hayati öneme sahip bu 3 unsuru
naçizane açıklamaya çalıştım. umarım konuyu anlamada bir nebze olsun
yardımcı olabilmişimdir.
(ankaralı orta sınıf bir
ailenin tek çocuğu olarak yıllarca kıç kelimesini çok ayıp zannettim.
kıç demedim, dedirtmedim, lakin insan büyüdükçe anlıyor ki "popo" demek
daha bir tuhaf, çocuksu bir tınıya sahip, lakin bu yazıda da popo
kelimesine yer vermiş bulunuyorum, kıç demek var olan savaşları daha da
dramatik gösterecekti. kıç savaşları... sert)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder